Free Web space and hosting from bz.tc
Search the Web

BİR TAŞRALIDAN HİKÂYELER

Bir Taşralıdan Hikâyeler Oyhan Hasan Bıldırki Öykücülüğü Kimlik Resimlik E Kitaplar



      Bodrum 

      TELEFON  ZİNCİRİ * Oyhan Hasan BILDIRKİ

      Haber, derhal duyuldu:
      - Müfettişler gelecekmiş!
      “Gelsinler mi?” diyeceksiniz, günlük işlerinizi oluruna mı bırakacaksınız? Hiç sanmam.
      Bizim “büro”da da, bu haber etkisini gösterdi. Yıl sonu yorgunluğuna, teftiş telâşı da gelip çattı. “Ateş, düştüğü yeri yakar!” derler. Doğru! Hizmetliden müdüre kadar, dalga dalga büyüyen bir heyecan vardı. Yalnız bu heyecan, yukarıdan aşağıya doğru, gittikçe azalıyor, hizmetlilerde, “bıyıkaltı gülmeler” şeklinde kendini gösteriyordu.
      Müdür Bey, sesini birdenbire yükseltti. Hizmetliden memura, şeften şube müdürüne kadar herkese, sorumlulukları nispetinde esti, yağdı.
      - Her şey tamam mı?
      - Bir eksiğimiz gediğimiz var mı?
      - Dosyalama bitti mi?
      - Önceki yılın evrakları arşive indi mi?
      - ?!
      Sorular, soruları kovaladı. Herkes, sağa sola dağıldı. Sıkı bir şekilde evraklar, dosyalar, dolaplar gözden geçirildi. Hemen hemen hiçbir eksiğimiz yoktu.
      Bu arada, telefonlar da durmaksızın çalıştı. İlin en uzak ilçesinden bile, bize, “Müfettişler gelecekmiş!” haberi duyuruldu.
      - Alo! Kiminle görüşüyorum?
      - Ben şube müdürüyüm. Siz, kimi aramıştınız?
      - Müdür Bey yoklar mı?
      - Az önce dışarı çıkmıştı.
      - Ne zaman döner?
      - Bilemem. Yalnız, önemli bir notunuz varsa, alayım.
      - Tabiî!
      - Bir dakika. Yazmak için hazırlık yapıyorum.
      Telefonun öbür ucundaki ses, biraz heyecanlı; “Müfettişler gelecekmiş!” notunu yazdırdı. Böylece İl’deki bütün teşkilât, en büyük biriminden en küçüğüne kadar, durmaksızın işleyen telefon zincirleri sayesinde haberi duydular.
      Hazırlıklar tamamlandıkça heyecanımız azaldı, tükendi. Hep birlikte tükenmez bir bekleyiş içine girdik.
      “Bekleyiş!”
      Bu kelimenin büyüleyici etkisini hiç düşündünüz mü?
      Bekleyiş, sonuca en kestirme yoldan giden bir mutluluk mudur? Mutluluğun aynası olan bir başarı mıdır? Veya, başarısızlık neticesinde katlanılacak dayanılmaz acılar mıdır? Şimdilik bu sorulara cevap bulmak mümkün değil.
      Ellerime baktım. Biraz heyecanlı olduğumu gördüm. Zira her iki elim de, kollarımı uzatınca, titriyorlar. Heyecanımı yatıştırmak için, tuttum , bir sigara yaktım. Bir iki nefes sonunda, oda, kirli, gri bir dumana boğuldu. İş takibi için gelenler, mütereddit, kapıda durmuşlar, içeriye girmek istediklerini anlatmak amacıyla olsa gerek, kesik kesik öksürüyorlar. Bundaki tek düşünceleri, benim dikkatimi çekmek olmalı.
      Zile bastım. İçeriye giren hizmetli İsmail’e;
      - Dışarıdakileri tek tek içeri al! dedim.  
      İsmail;
      - Olur, hocam! dedi.
      Gelenin derdini dinledim, dileğini sordum, konulu bir dilekçesi varsa, ya diğer şube müdürlerine veya büro şefine havale ettim. Küçük, önemsiz, günlük çözüm gerektiren konuları müdüre duyurmuyorduk. Buna rağmen, gelenlerden bazıları, kendilerine ne yapmaları gerektiğini anlatsam da, benim odadan çıkar çıkmaz, odamın tam karşısında o-lan müdürün odasına dalmak istiyorlardı. Daima, Müdür Bey’in kapısında bekleyen İsmail, hem onlara engel oluyor, hem onları, bu davranışlarından ötürü bana şikâyet ediyordu. Fakat, yine de diretenler olursa, benim gözlerimin içine baka baka, “bırak” veya “def et” gibi bir ifadenin olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
      Odamı dolduran çiçeklerime daldım. Küçük orospuya, küpeliye, çilliye göz attım. Menekşelerim boyunlarını bükmüşler. Besbelli su istiyorlar. Tam çiçeğe durmuşlar. Bu sırada içeri giren Salih Efendi’yi gördüm.
      - Hafta sonunda menekşeler dahil, bütün çiçeklere su verdim, efendim. Hem de kendi elimle.
      - Neden hep kendin? Bu konuda başkalarına güvenemiyor musun?
      - Hayır efendim.
      - Niçin?
      - İşe, baştan savma sarılıyorlar. Biliyorsunuz: Geçenlerde az kaldı, bütün çiçekleriniz, su kesmesinden kuruyacaklardı.
      - Peki! Bildiğini yapmaya devam et, Salih Efendi. Fakat, kendine yardımcılar da yetiştirmeye çalış. Yoksa, bunca işin arasında boğulur gidersin.
      - Biz, bu gibi işlere alışkınız efendim. Hem, acı patlıcanı kırağı mı çalar?
      - Gün olur, çalar.
      Salih Efendi, çalışma masamla birlikte, odayı dolduran bütün koltukların tozunu yeniden aldı. Kül tablalarını boşalttı. Kalemlikleri, takvimleri, fihrist defterini, akıl kutusunu düzeltti. O, bu işlerle uğraşırken, ben de, dışarı çıkmaya hazırlandım. Hazırlandım ya, İsmail’in, pürtelâş, yanakları al al olmuş bir vaziyette, ceketinin düğmelerini iliklediğini, hafifçe terlediğini gördüm.
      İsmail, benim odaya yöneldi. Heyecan dolu bir sesle;
      - Geldiler! Müfettişler geldiler, efendim! dedi.
      - Neredeler?
      - Tarımcıların orayı geçiyorlar.
      - Kaç kişiler?
      - Elinde koca çantası olan bir kişi.
      - Bir kişi mi?
      - Evet!
      Onu karşılamak için koridora çıktım. İsmail’e de, ayaküstü emirler yağdırdım.
      - Müdür Bey’in odasını aç! Müfettiş Bey’i oraya alalım. Yaşar Bey’lere de haber ver.
      İsmail, denilenleri yapmak için davrandı. Ben, Müfettiş Bey’e doğru gittim. Ayaküstü, el sıkıştık.
      - Hoş geldiniz, efendim!
      - Hoş bulduk!
      Yan yana, müfettişle birlikte, koridoru geçtik. Müfettiş önde, ben arkada, büroya girdik. Müfettiş Bey, memurları gördü. Onların, kendisini ayakta karşılamış olmalarından son derece memnun oldu. Bu memnuniyetini de, oradan ayrılırken, dudaklarından dökülüveren; “Güzel! Güzel!” kelimeleriyle belli etti. Yaşar Bey ve Kadir Bey de, koşup geldiler. Müfettişle selâmlaştılar. Müfettiş Bey, göz ucuyla, bizim odaları da süzdü. Bana döndü. Sordu.
      - Müdür bey, yoklar mı?
      - Buradalar efendim. Az önce, bir konuda görüşmek için kaymakamlığa kadar gitmişti. Hemen çağırtalım.
      - Yok, yok! Ben şimdi, önce sizinle görüşeyim. Malum, bir teftişin başındayız. Siz de, yeni palazlanan, henüz ayağa kalkmaya çalışan bir kuruluşun temellerini atıyorsunuz. Bu teftişte, sizden neler isteyeceğiz, onları size bildi-reyim.
      Müdür Bey’in odasında, karşılıklı oturduktan sonra, hemen not defterimi çıkardım.
      - Beyefendi, dedim, isminizi bağışlar mısınız?
      Kucağında, ağır çantasını açmaya çalışan müfettiş, beyaz çehresinde kara üzüm taneleri gibi asılı duran kaşlarını kaldırdı. Bir eliyle, boynunu sıkmış olan kravatının düğümünü gevşetti.
      - Biz, dedi, Beyefendi’yle birlikte iki kişiyiz. Sizin ilçenizle beraber falancaları da denetleyeceğiz. Beyefendi’nin adı, Erkin. Benimki Kazım. Denetimde sizlerden şunları, şunları isteyeceğiz.
      Bana uzattığı listeleri aldım. İlgili arkadaşlara dağıttım. Az sonra, Müdür Bey çıkıp geldi. Onları, birbiriyle tanıştırdım. Odadan ayrıldım. Biraz olsun ferahlamıştım. Müdür Bey’in kapısı kapatıldı. Görünür bir yere, “Girilmez” levhası asıldı. Derhal telefona sarıldım, “falan ilçeleri” aradım. Kendilerini denetleyecek olan müfettişlerin adını da verdim.
      Akşama doğru, Baş Müfettiş de geldi. Müdür Bey’in odasında toplandık. Kendisiyle tanıştık. Onun, bizden neler isteyeceğini kestirmeye çalıştık. O, söze doğrudan girdi.
      - Arkadaşlar, dedi, sizleri gayet iyi tanıyorum. Gerçi, görüşmemiz, yüz yüze gelmemiz şimdi gerçekleşti ya, ilde olsun, Ankara’da olsun, sizi çok iyi tanıyorlar ve bana da öyle tanıttılar. Benim sahilde, bir iki küçük işim var. Hazır gelmişken, o işlerle uğraşmak istiyorum.
      Müdür Bey, araya girdi.
      - Umarım kooperatif işi olmalı, Beyefendi!
      - Eh, işte! Öyle bir şey.
      - İsterseniz size yardımcı olabiliriz. Sahilde, bütün belediye başkanları dahil, her kesimden oldukça çok tanıdığım var.
      Beriki gülümsedi.
      - Pek önemli değil, dedim ya! O işi, ben kendim çözerim. Lâkin, bir araba bulabilir miyiz?
      Araba bulundu. Şube müdürlerinden biri, yarın, görevli olarak, sahildeki küçük şehre, bir iki okulu denetlemeye gidecekti. Erkin Bey, hepimizden izin isteyip ayrıldı.
      Eski kuşçulardan emekli bir öğretmenle, liseden de bir kanaryacı öğretmen, daireye geldiler. Kendilerini daireye, Kazım Bey çağırmış. Kuşlar üzerine, uzayıp giden, fakat benim de oldukça ilgimi çeken bir muhabbettir başladı. Kazım Bey, kanaryalarından, muhabbet kuşlarından, güvercinlerinden söz açtı. Bizim kuşçular, yer yer birbirlerini, yer yer de kendi kuşlarını överek, Kazım Bey’e karşılık verdiler.
      Akşam oldu, dağıldık.
      Kazım Bey, dün bize verdiği saatten çok sonra, daireye geldi. Gecikme sebebini açıklama lüzumunu hissetmiş olmalı.
      - Dersanelere uğradım da, dedi.
      Müdür Bey’in çağırtması üzerine toplandık.
      Kazım Bey;
      - Kültür işlerine bakan arkadaşın çalışmalarını görmek istiyorum, dedi. İçinde bulunduğumuz yılla ilgili birkaç örnek ile geleceğe ait tasavvurlarımızı plânlamışsak, onları da getirelim.
      - Şimdi efendim, dedi Kadir Bey. Hemen dışarı çıktı. Çalışma örneklerini sakladığı özel dosyası ile birlikte, iki yıldır çıkardığımız “Öğretmen” dergisini de getirdi. Hepsini müfettişe verdi.
      - Bunlar yeterli olur mu?
      Dosyadan ziyade, dergilerle ilgilenen Kazım Bey;
      - Umarım yeter, dedi. Bu dergileri nasıl, hangi imkânla çıkarıyorsunuz?
      Dergilerin çıkarılış şeklini, ücretsiz olarak meslektaşlarımıza dağıtılmasını, sıralı olarak önümüzdeki yıllarda da bu işi sürdüreceğimizi Müdür Bey, müfettişe bildirdi.
      Bu sırada Kazım Bey’i gözledim. İlerlemiş yaşının verdiği etkiden olacak, geriye doğru güçlükle taradığı sezilen  inatçı, siyah saçları, seyrekleşmeye başlamıştı. Yol yol, saçlarının arasından, kafa derisi görünüyordu. Yüzünde gülücükler. Gördüklerinden hoşlanmıştı. Daha sonra, soruşturma dosyalarından bazılarını inceledi. İnşaat işlerini sordu. Dışarı çıkıp dolaplara baktı. Yaşar Bey’le beraber, aşağıya, arşive indi. Muhasebeye uğradı.
      Müdür Bey, bana döndü.
      - Nasıl gidiyor? dedi.
      - İyi! dedim.
      - Bana da öyle geliyor. Müfettiş Bey, pek öyle armudun sapını, üzümün çöpünü araştırmıyor.
      - İlk duyguları, hakkımızdaki kanaati çok olumlu.
      - Nereden anladın?
      - Dosyalara bakarken olsun, dergileri incelerken olsun, yüzünde gülücükler açtı.
      - Kendisini yemeğe çağırsak mı?
      - Teklifte bulunalım.
      - Sen söyle, bakalım.
      - Olur, söylerim.
      Yaşar Bey’le Kazım Bey dönünce, kendilerine yemek konusunu açtım. İsterlerse bir lokantaya, dilerlerse Halk Eğitim’de arada sırada düzenlediğimiz, bugün de verilen geleneksel yemeğe gidebileceğimizi söyledim. İkincisi, müfettişin dikkatini çekmiş olmalı, onu tercih etti. Yemeğe bazı daire müdürleriyle birlikte, Kaymakam Vekilimiz de katıldı.
      Neşe içinde yedik, içtik. Tekrar işimize döndük. Bu dönüşte bana;
      - Müdür Bey, dedi müfettiş, personel işlerine siz bakıyorsunuz değil mi?
      - Evet.
      - Onlardan, bilhassa, doğrudan tarafınızdan yapılan görevlendirme örneklerine bakalım.
      İstediği örnekleri önüne serdim. Kendi imkânlarımızla yapmaya çalıştığımız, su basmanına kadar inşaatını bitirdiğimiz “Öğretmenevi”yle ilgili fotoğraf dosyasını da görmek isteyip istemediğini sordum. Görebilirse, memnun o-lacağını, bunu lehimizde kullanacağını da söyledi. Şimdiye kadar yaptığı denetimden memnun olduğunu, bunları, Beyefendi’ye de anlatacağını belirtti.
      İşini bitirip, ilgili notlarını aldıktan sonra, ayrılmak için izin istedi. Çıkışta, şefin çalışmalarından bazılarına da baktı.
      - Pazartesi günü, dedi, Beyefendi’yle birlikte gelir, sizlerle beraber bir değerlendirme yaparız.
      Müdür Bey;
      - Hay hay efendim! Memnuniyetle, dedi.
      Belki aramızda pazartesi gününü iple çekenlerimiz oldu. Fakat ben, o vakte kadar, heyecansız son iki günümü yaşadım. Kazım Bey’in de belirttiği gibi, yeni kurulan bir teşkilâtın ilk öncüleriydik. Yer yer, elbette kusurlarımız olacaktı. Biz bunları da, peşinen kabul ediyorduk. Ama geriye, bizden sonraya hiçbir güzellik bırakmayacak mıydık? Bu türlü düşünceler beynimde büyüdükçe, kalbime bir ferahlıktır çöktü. Bu sebepten olacak, heyecanım yatıştı.
      Pazartesi günü, geç vakte kadar, Kazım Bey’i ve Beyefendi’yi boşuna bekledik. Akşam paydosunda tam evlere dönecektik ki Erkin Bey, çıktı geldi.
      - Beyler, dedi, varsa, şimdi birer akşam çayı içebiliriz. Nasıl olsa teftişiniz bitti. Her hâlde bütün gün Kazım Bey’i merak ettiniz. Ben, onu, falanca ilçeye gönderdim. Sayenizde, sahildeki küçük işimi de hallettim.
      Müdürümüz Musa Bey:
      - Beyefendi, dedi, bakın, buna çok sevindim. Halledilmemiş olsa idi, yüreğimde bir ukde olarak kalacaktı.
      - Sağ olun! Lâkin çayları söylemedik daha.
      Müdür Bey zile bastı, içeri giren Mustafa’ya;
      - Beyefendi’den başla, dedi, bak bakalım arkadaşlar ne içecek? Sorup öğrenince aşağıya kendin in. Ocakta yoksa, bul buluştur, al getir.
      İçeceklerimizi söyledik. Akşam alacası, birdenbire o-daya çöktü. Hafif aralık duran perdelerin arkasında, koyu bir karanlık görünüyordu. Az da olsa, dışarda, hava ayaza kesmişti. Kadir Bey, odanın diğer lâmbaların da yakmak için, düğmeye bastı. Odayı dolduran aydınlık arttı.
      Çaylar geldi, içtik.
      Erkin Bey;
      - Yarın bir ara uğrar, hem vedalaşırız, hem de değerlendirmemizi yaparız, dedi. Önceden de söylemiştim. Sizin değerinizi gayet iyi biliyoruz.
      - Sağ olun, efendim. Bu güzel sözlerinizi hiç unutmayacağız.
      - Yalnız, yarın için, onu hemen görmek istiyorum. Teftiş defteri hazırlayın. Yaşar Bey, bu gibi işleri iyi anlıyor. Öyle değil mi?
      - İstediğiniz defterin âlâsını yarın size sunacağım, efendim.
      Ertesi gün, yeniden görüşebilmek dileğiyle vedalaştık. Mesai başlangıcından bir iki saat sonra, elinde koca çantasıyla Kazım Bey, nefes nefese yukarı çıktı. Hepimizi çağırdı. Toplandık. Denetimle ilgili tuttuğu notlara dayalı olarak değerlendirmesini yaptı. O anlattıkça, biz not tuttuk. Erkin Bey’in istediği teftiş defterini, kendisine gösterdik.
      - Hah, işte! dedi. Gayet iyi olmuş. Göndereceğimiz rapor kâğıtlarını, bu deftere, sayfa sayfa yapıştırırsınız, olur biter. Çok beğendim. Fevkalâde güzel olmuş.
      Değerlendirme sonunda, bizim sorularımızı cevapladı. Daha sonra da, kendisi ve Beyefendi adına, “Allahaısmarladık” diyerek ayrıldı.
      Telefonlar yine çalıştı. Falanca ilçeye, daha sonra da vilayete bilgi verildi. Sonraki günlerde, Müdür Bey’in isteği üzerine, kendi aramızda yaptığımız toplantıda, değerlendirmeyi ben yaptım.
      - Arkadaşlar, dedim. Oldukça başarılı bir teftiş geçirdik. Bu başarıda, şüphesiz, başta müdürümüz olmak üzere, hepimizin ayrı ayrı payı var. Başarıya birlikte hareket etmemiz, birbirimize yardımcı olmamız, konularımıza haki-miyetimiz sayesinde ulaştık, sanıyorum.
      Bundan böyle de, aynı tutumu sürdürmeliyiz.
      Elde edilen sonuç için, müdürümüz adına hepinize teşekkür ederim. Ve yine, başarılı çalışmalarınızı birlikte, esden olduğu gibi sürdürmenizi dilerim.
      Bu konuda şunları da söylemekte fayda var: Elbette insan olarak, bazı zayıf taraflarımız bulunuyor. İçinde yaşadığımız bazı sıkıntılar, gün geliyor, bizi bunaltıyor. Zaman zaman bu sıkıntılarımızı işyerimize de taşıyoruz. Ufak bir naz, bize verilen fazla iş, bazen bizi sıkıyor, istemeden, birlikte daha uzun yıllar çalışacağımız bir arkadaşımızı kırıyoruz. Veya kendisine yardım ettiğimizi sandığımız bir arkadaşımız, içinde bulunduğu haleti ruhiyenin verdiği baskı yüzünden, bizim samimiyetimizi, kendi işine müdahale sanıyor, sebepsiz alınıyor. Bu da küskünlükler ve kırgın-lıklara sebep oluyor. Şunu kesinlikle aklınızdan çıkarmayınız: Ne olursa olsun, sıkıntılarımızı, işyerimize taşımayalım. Veya böyle durumlarda, konuyu şefimize, ya da ilgili müdürlerimize anlatalım. Onlar, bu konuda size yardımcı olacaklardır.
      Bu sabah, nasıl bir konuşma yapmam gerektiğini tasarladığım sırada, sizin ayak seslerinize ve konuşmalarınıza dikkat ettim. Hemen hepiniz, “günaydınlar”la birbirinize sesleniyor, etrafınıza tebessümler yağdırıyordunuz. Birlikte çalışanlar için, bundan başka hangi güzellikleri düşünebilirsiniz?
      O hâlde, bu tutumu sonuna kadar sürdürmek lâzım, değil mi?
      Güzellikleri yaratmak, devam ettirmek için, birbirimizi sevmeli, saymalıyız. Birbirimize saygı duymalıyız.
      Elbette hepiniz,önce şefe bağlısınız. Şef, bizlerden aldığı yetkisiyle, aranızdaki iş bölümüne dayalı olarak, size bir takım işler verecektir. Bazen de, acilliği sebebiyle bir takım işleri rasgele sizlere dağıtacaktır. Böyle durumlarda, ne burun kıvıralım, ne birbirimizi kıskanalım, ne dedikodu yapalım.
      Ne olursa olsun, tecrübeli arkadaşlarımız, edindikleri tecrübeleri kendilerine saklamayıp, en yakınındakine de kazandırsın. Çünkü her işin bir püf noktası vardır.
      Hüner, bunu kavramaktır.
      Müdürümüzün daima dikkatimizi çektiği bir konu var: tesanüd, yani dayanışma, yardımlaşma. Buna, önem verelim. Hepimiz, birbirimize karşı nazik olalım. Hoşgörülü olalım. Sıkıntılarımızın ya da problemlerimizin çaresini bir-likte bulmaya çalışalım. Tahammülsüzlükler karşısında da, sabretmeyi, sabırlı olabilmeyi öğrenip, bunu davranış hâline getirelim.
      Göreceksiniz: Bunun sonunda daha başarılı olacak, en ağır işlerin bile dün olduğu gibi, bugün de, yarın da üstesinden gelip başarıya ulaşacağız.
      Öyle değil mi?
      Sözlerim bitince, arkadaşlarıma baktım. Hemen hepsi, böyle bir konuşmadan çok memnun kalmışlardı. Bunu, herkesin yüzündeki tebessümden anlamak mümkündü.
      - Arkadaşımın bu sözlerine bütün gönlümle katılıyo-rum, dedi Müdür Bey. Çay içmek isteyenler burada kalsın. Diğerleri işlerinin başına dönsün. Az önceki güzel konuşmayı da kulağına küpe etsin.
      Yorucu ve soğuk kış günleri, geride kaldı. İlkbaharın başlamasıyla birlikte, odamı dolduran bütün çiçekler canlandı. Çilli, ilk çiçekleriyle pembeleşti. Hasta menekşelerim düzeldi, mor mor açtılar. Biz, en küçüğümüzden en büyüğümüze kadar, üzerimizden teftiş telâşını çoktan atmış, öyle günleri yaşadığımızı unutmuştuk bile.
      Öğleye yakındı. Artık dairede el ayak çekilmiş, bütün bürolar sakinleşmişti. Daktilolar susmuş, insana huzur veren bir sessizlik doğmuştu. Gönlüm ve kafam, hoş duygular içindeydi. Canım hiçbir iş yapmak istemediği gibi, kimse tarafından da rahatsız edilmek de istemiyordu. Penceremden Moralı Tepesi’ne baktım. Üst üste binen beyaz, fakir evlerin ta tepesinde, yeni yapılan su deposu, bir kale heybetiyle duruyordu. Gökyüzünde ilkbahar bulutları birbirleriyle yarış ediyor. Kimisi yumak yumak olmuş, kimisi yığın hâline gelmiş, beyazdan griye doğru bir koşudur tutturmuşlar.
      Daldığım rüyâdan, yaklaşan ayak sesleriyle uyandım. Gelen, bizim ilçe de uygulama başlar başlamaz ilk defa gördüğüm, bayan posta dağıtıcısıydı.
      Bayan dağıtıcı;
      - Postayı getirdim, efendim! dedi. Bir de taahhütlünüz var. Lütfen şurayı imzalar mısınız?
      Uzattığı siyah kaplı zimmet defterini imzaladım.
      Diğer gönderilerden ayrı olarak verilen ince, uzun, büyükçe zarfı açtım. İçindekinin teftiş raporu olduğunu anladım. Alelacele okudum. Amacım; müdür bey ayrılmadan, zarfı, kendisine göstermekti. Raporda “teşekkür” kelimesinden başka, “okullaşma haritası yok, eksik.” ifadelerini gördüm. Derhal, Müdür Bey’in odasına geçtim. Kendisi odadan dışarıya çıkmaya hazırlanıyordu.
      - Müdür Bey, dedim, teftiş raporu geldi. Bize teşekkür ediyorlar. Fakat ilçe okullaşma haritamız yokmuş.
      Müdür Bey, hiç oralı olmadı. “Boş ver!” anlamında elini salladı. Zira o, bütün odalarda bu haritanın var olduğunu ve ilçede haddinden fazla okul yaptırdığımızı çok iyi biliyordu.
      - Teftiş defteri orada, bildiğin yerde. Yapıştırıver gitsin! Bana yetişebilirsen, yetiş. Birlikte Tarık’ın orda bir yemek yiyelim, olmaz mı?

      Oyhan Hasan BILDIRKİ